ASDFLKŞLŞF GİKİDOFPİK

Sokakta yürürken, işe/okula giderken, arkadaşlarla dışarı çıkarken hatta televizyon izlerken bile yapmaktan kaçtığımız bir sürü şey var değil mi hayatta? Yok diyen var mı? Var. Var diyen kaç kişi aslında yok? Var diyenlerden oluşan bir ırkın analizini yapmak istiyorum ana konumuza geçmeden önce (bkz. soru işaretine kadar olan ilk satır). Bu soruya “var” çeken bir sürü insan var. Tabi her insan bir olmadığı için bu insanların arasında, toplumda prestij sahibi olanı da olamayanı da, hor görüleni de görülmeyeni de, korkulanı da korkutulanı da mevcut. Ben bunların içerisinde her zaman çok iyi anlatıp da anlamayı bir türlü beceremediğim “ben her şeyin en yüzeyseline ilgi duyarım, geri kalanı umurumda değildir abi, nasıl olsa malumattır en kralı”, kısaca B .H.Ş.E.Y.İ.D.G.K.U.D.A.N.O.M.E.K olarak anılan ırka değinmek istiyorum. Ya da çok didaktik bir başlangıç olacak gibi geldi şimdi, iyisi mi derginin ikinci sayısından itibaren böyle bir maceraya girmeyeyim… İşte bahsettiğim kaçışlardan birini, şu yazdığımdan bir cümle önce gördünüz. Herhangi yere adapte olmanın, bu yerle hiç alakası olmayan başka bir norma göre düzenlenmiş kuralları var.

Yukarıdaki satırlardan sonra bu normları alıp yerden yere vuracağımı, “kendiniz olun, sizi değiştirmeye çalışıyorlar” naraları altında dörtnala koşacağımı düşünebilirsiniz, çoğu yazı planına göre de gayet normal olur. Lakin ne insanın hayatını manipüle eden medya vb. unsurları, ne de onların karşısında kalan “kendiniz olun”cu öfkeli akımı desteklemiyorum. Yılbaşı gecesini hiç alakası olmayan Noel süslerine bulayıp küçük küçük cinlerin marşları altında geçirmenin kime zararı olmuş? İlla bize ait bir şey olması gerektiğine inanmıyorum eğlence amaçlı bir aktivitenin, hayatlarımıza girmesi için. Milliyetçiliğin yanlış algılanması durumunda nelerden kaçacağını unutup, rüzgâr kovalayan bir halkın koşarken bakmadığı yer elbette ki bastığı zemin oluyor. Zamanımızı 7/24 medya bağımlısı olmak, televizyonu dini bir kitap gibi algılamak ve yakın tarihe olan ilgimizi (kim-kiminlenerede-ne yapıyor-kim gördü-ne dedi) artırmak gibi bağımlılıkların işgaline savaş alanı olarak sunuyoruz. Tam bunun zıttı olan akım da, manipüle edildiğimiz gerçeğine ah-vah çekerek geçiriyor ömrünü, sonunda yatağında yapmadığı şeylerden pişmanlık duyarak canını geri veriyor, nereden aldıysa artık. Hepsini yapacak kadar zamanımız varken neyin savaşını veriyoruz?

Dünya çok büyük, fırsatlar çok fazla, insanların çeşitliliği hayretler uyandıracak şekilde… Herkes sorun yaratmak yerine aklını keşfe açarsa şu anda (ya da tarihte) zekâlarına hayran olduğumuz kişiler, bir süre sonra bize çok daha yakın siluetler gibi gelir. Biz, gülmek, ağlamak, öfkelenmek, cinselliği yaşamak, kısacası mutlu olmak yerine sürekli bir uçtan kaçmaya devam edersek en sonunda elbet aşağı düşeriz; çünkü dünya yuvarlak da olsa bastığımız yer elbet son bulur. Düşünmek ve problem çözmenin çözümünü acı çekmeye dayandırırsak elde ettiğimiz tahriş olmuş duygu depolarından başka bir şey olmaz.

Yazı: Mark Town

kaçak mark town
İllüstrasyon: Birkan Can Evirgen
 • Can, Mark’ın bu yazı için istediği görseli kullanmayı unutmuş ve bu yüzden Mark’ın Facebook profilinden aldığı bir fotoğrafının üzerinde oynamıştır. • Bu madde girildiği anda, Mark doğalı tam olarak 647.572.152 saniye geçmiştir. • Mark doğduğunda, Türkiye’de montajı yapılan ilk savaş uçağı F-16 Savaşan Şahin resmi törenle uçuruldu.

Be the first to comment

Bir Cevap Yazın