DELİ PERDE

Amerikan sinemasının bence en temel amacı, soyut kavramları somutlaştırmasıdır. Örneğin bir otistik abiye, sen otistiksin yerine “Vay be baba, tıpkı rain-man” sin demek ve böylece, hem kendinin hem de diğer insanların vakayı daha kolay algılamasını sağlamak. Dünya kamuoyunu baştan yaratabilen Hollywood sayesinde, Nicholas Cage’in son filmi Kehanet ile birlikte uzaylılara bakışımız tekrar değişti ve çocuğumuzu gözü kapalı teslim edecek bir noktaya gelmiş olduk.

  1. YY ile yabancılaşan ve yalnızlaşan bizlerin hayatına giren psikoloji ve psikiyatri gibi meslek dalları ile birlikte Hollywood’un da bu lobiyi destekleyen filmlere yönelmesi beklenen bir olaydı. Akıl hastanesi konulu filmler, rolde delice, ama repliklerinde kullandıkları bizden normal laflar sayesinde, deli doktorlarının itibarını arttırdı. Kullandığımız anti-depresan ilaçlar, pazarda son derece popüler bir hale geldi. Macar yönetmen Milos Forman tarafından beyaz perdeye uyarlanan Guguk Kuşu ve Amadeus filmlerindeki akıl hastaneleri ve akıl hastaları toplumlarda bir şekilde rol model oldu. Ünlü besteci Salieri (bence Mozart’a beş basar) hak ettiği üne yüzyıllar sonra kavuştu. İşin ilginç yanı, delilere bakış açımız değişti, korkmak yerine delisever bir hale geldik. Roman uyarlamalarında bir deha olan Forman’ın Guguk Kuşu’nda sistem bir güzel sorgulanmış ve hepimizin soluğu bir gün orada alabileceğimiz gerçeği bilinçaltımıza kazınmıştır. Tabii orada intihar etme fikrini de bize aşılayan Amadeus filmindeki Salieri’dir.

Guguk Kuşu kült bir film olarak tarihe geçse de, bu tür filmlerdeki gelenek bozulmamış ve Jack Nicholson dışındaki hiçbir oyuncu hak ettiği noktaya gelmemiştir. Christopher Llyod, geleceğe dönüşlerle üç-beş kuruş kazanıp ancak dünyalığını yapabilmiştir. Danny De Vito ise, eh işte. Belki de en büyük şansı, kolejde Michael Douglas’ın oda arkadaşı olmasıdır. Guguk Kuşu’nun beyaz perdedeki hakları baba Kirk Douglas’ta, filmin yapımcısı ise oğul Michael’dadır. Hatta bir rivayete göre, yaşı tutsa McMurphy rolünü Kirk Douglas kendisi için düşünüyormuş. Ama rolü kapan Jack Nicholson, deli bakışları sayesinde bu alanda çok fazla ekmek yemiş, The Shining’teki deliren yazar misali, akıl hastanesine bağlı olmadığını gerekirse bir otelde de delirebileceğinin örneğini başarı ile vermiştir. Bizim kuşağın ilk tanıdığı delili film Yağmur Adam’dı, çocukken hepimiz, rain man taklidi yapardık. Ama hiç birimiz kağıt saymayı beceremedik. Sonra sonra delilikle dahilik arasındaki ince çizgi empoze edilmeye başlandı, örneğin kuzuların sessizliği. Ruh hastalıkları çoğaldıkça, bunları bize tanıtan ve “ulan ben de böyle miyim acaba?” dedirten filmler vizyona girmeye başladı, aklıma gelen son örneklerden biri de Secret Window.

Türk sineması da delilere kayıtsız kalmamıştır. Ancak, Türkiye’de yapılan filmlere baktığımız zaman, akıl hastaneli deli filmine görece az rastlanır, bunun nedeni, belki de hastanelerin burada zihinsel tedavi amaçlı olmaktan çok beden tamiratı amaçlı kullanılmasıdır. Gene de 1986 yapımı Ömer Kavur’un Anayurt Oteli’ndeki Zebercet, bir şizofrenin portresine yer verirken, Kemal Sunal’ın Deli Deli Küpeli tarzı filmleri ile Yeşilçam da bu konuya değinmiştir. Bu ayki yazımın sonuna gelirken beyaz perdedeki son dönem en popüler delimiz olan Deli Emin’i,  Anadolu köy delisi ile James Bond’un teknolojik danışmanı Q’nun kombinasyonu olan mümtaz genci de unutmamak gerek.

Yazı: Havanik

Bu yazı yazılırken yaşananlar:

Dedektif Biraderler dizisinin televizyonda oynaması, Su Gibi programına Amerika'dan katılan bir kişi, kumandayı bulamama sonucunda Fox’a saplanıp kalmak…

Cuma günü, düğün günüymüş programda, Zonguldaklı Fadime’ye inşaat boyacısı Ayhan Bey geldi, Fadime elektrik alamadı ve salladı Ayhan’ı. Kumanda hala kayıp.

Be the first to comment

Bir Cevap Yazın