DEMİNİ ALMIŞ

İllüstrasyon: Erdinç Yücel

Çocukken adını ders kitaplarından, öğretmenin çizdirdiği haritalardan görüp de gitmek için hiç özenmediğimiz; denize hasret, insanları gibi kendisi de soğuk, soluk yüzlü bu şehirde mecburi zamanları dolduruyorduk. Hayalimizde çizdiğimiz kum saatini tersine çevirmiş kumların saatin dibine inmesini bekliyor ve her kum tanesi inerken yere çocuksu bir sevinç yaşıyorduk. Hayallerimiz hala çocuktu ve bizim, oyunlarımızdan vazgeçmeye hiç mi hiç niyetimiz yoktu.

Yağmurlu bir gün o şehirde; insanları kendileri kadar eski evlerin arasından geçerken o dükkana doğru ilerlediğimizin farkında bile değildik. Değildik çünkü ilk kez geçiyorduk o yollardan, son kez olmayacağını hiç düşünmeden. O şehir, o yollar, o dükkan ve aylardan nisan. Nisan, hüznünü takmış yüzüne bizle dalga geçercesine yağmurundan önce birer damla ve sonra da o damlalardan birer buket yapıp olanca hızıyla gökten yolluyordu üzerimize. Daha fazla ıslatmasın damlalar bizi diye girmiştik o dükkana ne satıldığını bilmeden. İçerde kimseyi göremedik, seslendik içerde olmayana. Bir mobilyacı dükkanını andırıyordu ama eşyaların pırıl pırıl, tertemiz olduğu söylenemezdi. Hatta tam tersine eski ve tozluydular. Rutubetle karışık çocukluğumun eski kokusu vardı içerde. Eski kokusu… Minik aklımın kendince ürettiği isimlerden biriydi bu da o zamanlar. Ben bunları düşünürken arkadaşım da tozlu dünyanın içinde kendince gezinirken içeri biri girdi. ”Hoşgeldiniz !!” deyip, şemsiyesini kenara koyup sandalyeye oturdu. Bu dükkanın sahibi olmalıydı. Dükkanının kapısını açık bırakıp dışarı çıkan, içerdeki müşterilere malını satma çabasında olmayan bir dükkan sahibiydi hem de. Etrafa bakınırken bir demlik ilişti gözüme. Çayı sevmediğim halde alıp da bu demliği ne yapacaktım bilmiyordum ama almak istedim, aldım da. Arkadaşım bile şaşırmış: “Bana mı aldın yoksa?” diyerek kendince espri yapmış ve sadece kendisi gülmüştü. Dükkanda biraz daha kalıp ardından dışarı attık adımımızı. Yağmur dinmişti, gökkuşağını aradı gözlerim havayı aldı. Halbuki ciğerlerim almalıydı havayı ama o kadar kötüydü ki hava gözlerim yandı. Sıradan, siyah poşette beyaz porselenden, desenli demlik elimde yürümeye başladık. Kendisi de bir o kadar antika olan satıcının dediğine göre otuz beş yılına aitmiş bu demlik. “Şimdi yaşasa yetmiş dördünde olurdu” dedi arkadaşım ve yine güldü kendince. Burdaki espriyi ben bile anlamamıştım, sadece kendi anlasın diye yapmıştı zaten. Yine de seviyordum onu iyi bir arkadaş, iyi bir sırdaştı, hepsinden önce insandı. Antika olacak türden, az rastlanır olanlarındandı.

Eve geldiğimizde mutfağa girip demliği çıkardım poşetten. Musluğu açıp, köpükle suyu dans ettirip yıkamaya başladım bizim antikayı. Kim bilir kimlerin eli değmişti benim şimdi dokunduğum bu demliğe ve kimler çayından içmişti bu demliğin bir kış günü içini ısıtmak için? Acaba kimlerin sofrasında ağırlandı ya da kimleri ağırladı? Demliğin geçmişine ait kimliklerin hepsi belirsizdi. Bir dedektif gibi sorular sorup da yeni aldığım, kendisi pek yeni olmayan bir demliğin geçmişini sorguluyor olduğumu fark edip çok fazla film izlememin bazen iyi sonuçlar doğurmadığına karar verdim. Tam o sırada elimde bir acı hissettim. Köpük kırmızıya boyanmıştı, elimde derin bir kesik vardı. Kan görünce ayılıp bayılanlardan değildim ama acısı çok canımı yakmıştı, hemen arkadaşıma seslendim. Hastahaneye gidildi, dikiş atıldı, sargılar sarıldı. İyileşince yara, sargı alındı. Baş parmağımla işaret parmağım arasında bir nehri andıran derin bir iz kaldı. Antika demlik yapmıştı yapacağını; yeni sahibi onu unutmasın diye atmıştı minik imzasını. Her sevdiğin şey illa ki acıtırdı canını öyle ya da böyle, bırakırdı izini bir yerlerde, bu da böyle bir şeydi işte. Bunu bile bile sevmekse bedeldi tüm tuzuna biberine. Mutluluk acılarla kaynaşınca değerlenirdi. Antikalardan daha da pahalı olur, parayla bile satın alınamazdı istense de. O günden sonra demliği alıp kaldırdım gelen geçene selam vereceği güzel bir köşeye. Ara sıra tozunu aldım yanına başka başka arkadaşlar da kattım. Yağmurlu bir nisan günü rastlaştığımız o dükkan şehirdeki mecburi zamanlarımızı geçirmek için uğradığımız mekanlardan biri olmuştu artık. İçeri girer birbirinden antika eşyaları seyre dalardık. Bir gün güzel bir kum saati geçti elimize o şehirdeki son günümüzde. Saati çevirdik tersine kumlar yavaş yavaş inerken yere,otobüs çoktan yolunu almış tozunu ardında bırakmıştı bile.

Yazı: Esra Erdem

Esra; yazıyı arada yazdı, sonra sıraya koydu. O sırada Judas Priest’ten Angel’ı bol bol dinledi, dinletti. Yazı bitti hayat devam etti. Yapacak o kadar çok şeyi vardı ki bi ara güneş toplamaya çıktı sonra da gözden kayboldu.
İllüstrasyon: Erdinç Yücel
İllüstrasyon: Erdinç Yücel

Be the first to comment

Bir Cevap Yazın