DOLAP HANİ?

İllüstrasyon: Birkan Can Evirgen

Çerçeveler içine sığdırılmış olağanüstü şeylerden umut buluyor bazen insan, kaçıp sığındığı hayalden bir sığınak gibi… O sığınak içinde günışığı ne kadar olağanüstü gelirse insana; umut fakirin ekmeği diyip sığındığı o düşler de o kadar olağanüstü geliyor o an. Kimilerinin yaşadığı, kimilerinin çerçeveler içinde görüp medet umduğu…

Olağanüstü bir manzara diyip tebessüm yaratıyoruz kendimize bazen; pencerenin içinden baktığımız şehre, bir tabloya bakar gibi bakıp…

O çerçevedeki hayale sığınıyoruz; sanki o görüntü her gün boğuştuğumuz gri şehrin ta kendisi değilmiş gibi… siyahları kuşanıp ışıktan takılarla süslenince gerçekte ne menem bir kaos olduğunu bilmez gibi çerçeveleyip “olağanüstü” hali, sığınıyoruz.

Sokağa çıkmak için izin koparamamış ya da yemekten önce şeker yemesi yasaklamış bir çocuk gibi burukluğumuzu da sıkıştırıp kolumuzun altına (en sevdiğimiz lahana bebek sanki) dolaba saklanıyoruz.” Olağanüstü düşler sığınağı”mız orası bizim, bebeğimizle istediğimiz kadar “olmayan” şekerlerden yiyebileceğimiz yer.

Bazen bir çeyreklik bilete sığdırıyoruz umutlarımızı… O biletin çeperleriyle çerçeveliyoruz “olağanüstü tesadüfler”e olan inancımızı; lahana bebek gibi kucaklayıp umutlarımızı saklanıveriyoruz yine o olmayan dolabın hayalden köşesine…

Sınavlara çalışırken, ay sonu raporları yazarken, hasta muayene ederken ya da ders verirken çocuklara fark etmeden düşlere dalıyoruz bazen… “Yok” bir dolabın “yok” bir köşesinde buluveriyoruz yine kendimizi, kollarımızda aynı bebek; idealler hayallere, hayaller ideallere karışıyor; eskiden ben diye başlayıp “ilerde acaba… diye üç noktaya uzuyor cümleler…

Uyandığımız an cümlenin sonu muydu, ortası mıydı, şimdi uyanmanın sırası mıydı, uyanmak mı lazımdı? Bilmiyoruz…

“Gerçek hayata atılmak azım” dendiğinde birden büyümeseydik, “5 dakka daa anneee” deseydik de erteleyip tüm saatleri uyanmasaydık hiç daha mı iyi olurdu? Bizi uyandırmaya gelenlerin ayak seslerini duyduğumuzda hemen yataktan kalkıp lahana bebeğimiz ve ayıcıklı pijamalarımızla o olağanüstü dolabın olağanüstü köşesine saklansaydık keşke…

Çünkü çok olağanüstüydü o köşe; hatırlarsınız: olmayan şekerler bile vardı orda yemekten önce yerdik hani…

Hani ışıklı şehir manzarası vardı, hani hep çıkan piyango biletleri, hani büyüyünce ne olacaksın filmi vardı- ne istersek oluyorduk hani… Ya hani gitmiştik küçükken, böyle… Şeydi hani… Şeker filan… Böyle şey… Bebek vardı… Işıklı şehir… Gülüyorduk ya… böyleeeee…

Olağanüstü hani… Vardı ama? Dolap hani!

Yazı: Ece Naz İlkin

İllüstrasyon: Birkan Can Evirgen
İllüstrasyon: Birkan Can Evirgen
• Gece 02.08’de Erdinç, küçük bir sayfa altı söyleşisi için Ece Naz’ı aramayı önerdiğinde İlknur, Ece Naz’ın şu an yedinci uykusunda olduğunu iddia edince, sayfa altı metninin tamamını kendisi yazmak zorunda kalmıştır. • Ece Naz üniversite yaşamının bir bölümünde yurtta kalmıştır. Bu süre zarfında eşyaları tek göz dolaba sığmadığı için, hala yurtta kalan İlknur’un dolabını da kullanmıştır. (Ece, çık artık dolabımdan!) • Ece Naz’ın şu an oturduğu evdeki gardrobunu Can monte etmiştir.

Be the first to comment

Bir Cevap Yazın