GERÇEKLERLE DOLU HAYAL KASABASI

İllüstrasyon: Cem Vurnal

 Sessizliğin çıkardığı gürültüyü hiç dinledin mi yada kulaklarını kapatıp çıldırdığın oldu mu? O kadar boğuk  bir ses ki kirli duvarlardan gelen yankısı notasız bir şarkı gibi tempo tutmayı engelliyor. Sessizliğin çaresizliğe dönüşümü ,insanlığın yansımalarıyla süslü geçmişten sonsuza uzanan antika bir tabelanın işlemelerinde saklıydı.

Kasabanın girişindeki tabela rüzgarın etkisiyle sallanıyordu ve sallanırken çıkardığı çığlık tüm kasabayı gecenin karanlığında etkisine alıyordu. Yağan yağmura rağmen gökyüzündeki yıldızları seçmek zor olmuyordu. Rüzgarın uğultusu evlerinde korkuyla bekleyen kadınları çıldırtmaya devam ediyordu. Gecenin her dakika bir ton daha koyulaşması beklentilerinin yok olup gittiğine tanıklık ediyordu. Göz yaşları gözkapaklarından akmaya beklerken çamurlu yollardan gelen atların nallarının sesi hüzün havasını neşeye bırakmıştı. En öndeki siyah atın iki ayağı üzerinde şahlanması sevinci artırmıştı. Herşey geçmişten bir parça saklıyordu ve gizemini geleceğe aktarıyordu ve kılıçlar gökyüzüne doğru kalkmış yağan yağmuru keser gibi.

 Zaferin verdiği mutluluk kılıçlardan alnına sıçramış kurumuş kandan anlaşılıyordu. İşaret parmağıyla kanı silip tadına bakmak, her zaman gücün göstergesi olmuştur. Bütün kasabayı gözlerin ışıkları aydınlatsa da beyaz çelimsiz ata binen delikanlının suratındaki nefret dikkat çekiyordu. Ellerini birbirine bağlayan ip o kadar sıkı bağlanmıştı ki yağan yağmur bile bileklerinden akan kanı durduramıyordu. Nefret ve korku dolu gözlerle sevinci izlemek daha fazla acı veriyordu.

Diğerlerinden farkı neydi onu teslimiyetle kaderine bağlayan. Gösterişli savaş elbisesinin içindeki intikam ateşiyle yanan genç, kasaba halkını sessizliğe gömmeyi başarmıştı. Sevinç çığlıkları kesilip yerini fısıldaşmaların alması uzun sürmemişti.Oysaki o genç savaşa giderken ordunun en başında atını sürüyordu. Ne olmuştu ki özgürlüğünü yarattığı kasabası onun esaret yeri olması için.

 Öldürdüğü insanların kanıyla suladığı topraklarda artık kendi kanı akıyordu. Ölümle cezalandırılmıştı.Güneşin doğuşu beklenecekti antika idam sehpasında. Gecenin soğuğu çıplak bedenine işlemiyordu. Saatlerce süren sessiz bekleyişle dağların arasından çıkan güneş bu sefer daha erken çıkmıştı.O efsane gerçek miydi acaba gerçekten onu ölümsüzleştiren. Artık kısa bir süre kalmıştı bunu anlamak için. Islak ayakları altından kayacak olan antika iskemleyle boynuna baskı yapacak ipin arasında çok kısalık hayat çizgisi vardı. Bu sürede özür dilemesi yeterli olucaktı. Çekilen iple birlikte çıkan bir cümle rüzgarın esintiyle tüm kasabaya yayılmıştı. Kasaba halkının ayakları altındaki ıslaklık bu sefer gözyaşıydı.Geçmişe tanıklık eden antika eşyalar,gerçekleri sonsuza aktarabilecek miydi.

 Tekrar gecenin karanlığı ve boş sokaklardaki girişteki antika tabelanın çıkardığı gürültü geleceğe akan…

Yazı ve İllüstrasyon: Cem Vurnal

İllüstrasyon: Cem Vurnal

• Cem yazısını yazarken, antika hatıralarının çalınacağını bilmiyordu. 

• Der ki; “Hayatımda tanıdığım en antika insanın, antika kalbini kırmak istiyorum.” 

• Cem, bir antikanın, zaman geçtikçe değer kazandığını düşünmüyor kadınlar gibi; eğer kadınları, hayatımızdaki en değerli antikalar olarak görmezsek.

Be the first to comment

Bir Cevap Yazın