GÖKBULUT: KELİMELER ŞEYTAN İŞİ

Gökbulut’la tanışıklığımız 2009 Ağustos ayına uzanır. Benden başka bu izlenimi kendisine aktaran olmuş mudur bilmiyorum ama daha ilk gördüğüm anda, kendisinin eski Türk filmlerinden fırlayıp gelmiş olduğu hissine kapılmıştım. Tek farkı renkli olmasıydı. Ama renkli yani… Oldukça renkli… Aşık The Bando sahnesinde dinlediğimde ise sesinin rengi ve vokal tekniği ile pek de geçmişe ait olmadığını anlamam gecikmedi. Kendisini Sadık Draje’de konuk etme arzumuz ise bu izlenimlerle uyumlu bir tercihten kaynaklanıyordu: Günümüzde sadakat çok siyah beyaz, çok eski Türk filmlerine ait gibi duran bir kelime. Ama yeniyi ararken, başka olasılıklara göz atarken güç alacağımız en güvenilir zemin de odur. Açıkçası popüler olmayan, moda olmayan, tanıdıkça daha çok seveceğimiz bir şeydir sadakat. Gökbulut şarkıları da kuşkusuz öyle… İşte Gökbulut’la bu haleti ruhiye içinde görüştük. Bakalım neler konuştuk… 
Fotoğraf: Gülden Kunter
Fotoğraf: Gülden Kunter

Draje: Müjdat Gezen Sanat Merkezi ve Marmara Üniversitesi Müzik mezunu olduğunu biliyoruz. Okuldan önce hayatında müziğin yeri neydi diye başlasak…

Gökbulut: Bilinçli olduğum yıllardan beri var müzik. Evde antika bir piyano, bir sürü plak, müzikle ilgili çok şeyin olması benim durumu keşfetmemde hızlandırıcı olmuştu. O çocuk kafamla; müzik, evdeki ortam, hepsi bir arada ilk ilişkim büyülü bir şekilde başlamıştı. Bir şey çalarken, yüklediğim her türlü harika his, bir yandan da o dev evrenin kıyısından içeri dalmaya başladığımı hissetmek çok güçlü bir duyguydu.

Draje: Ne kadar güzel, ne kadar güçlü bir atmosfer…

Gökbulut: Aslında bu hep devam etmemin asıl nedenidir. Zaman geçse de gerçeklere daha yakın olsam da bu hal hiç geçmedi. Onu tutmaya çalışmadım zaten hep içindeydim. Beste yapıyordum sadece ve sevdiğim müzikleri çalmaya çalışıyordum. Sonra diğer büyülü durum, kasetler ve müzik dinlemek, farklı müzikleri keşif dönemi başladı. 15-16 yaşına kadar bir okulda müzik eğitimi almadım. Bu okullara girme çabaları ve o psikolojiyi bilenler bilir. Ama okulda olduğunuzda beklediğiniz ve bilmediğiniz çok şeyin kavranması basit kurallı bir sistem olduğunu görmek sizi ya kalıba sokar ya da kalıba neden girmediğinizle ilgili düşünmeye devam edersiniz. Devam edenler için okul, araştırmak ve amatör ruh bir şekilde hiç bitmez. Ben bunu seviyorum.

Draje: Okulun müziğine kattığı pek çok şey olduğundan eminiz ama müzikle ilişkini nasıl düzenlediğini merak ediyoruz?

Gökbulut: Sınavlara hazırlanmak, konservatuar giriş sınavları deneyimleriyle bir dönem geçti. O okullarda, sistemdeki eğitimi ve bana ne kadar şey katıp katmayacağını düşünmeden, sadece alabileceğim eğitimin, beni müzik yazmak konusunda teknik olarak alıp nerelere götürecek ise buna bırakmıştım kendimi. Orda fiyakalı özel müzik okullarındaki  ‘Şu grubun üyesinden yaratıcı kompozisyon dersleri’ gibi derslerim yoktu. Herhangi bir enstrüman dersinden geçmek için istenenleri çalıyordunuz.  Ben birkaç parça daha, kendi istediklerimden eklerdim, beste ve sevdiğim gruplardan parçalar… Bunun için heyecanlanırdım. Ama bu derste bizden istediklerinin heyecanı değildi,  kafadakilerin heyecanıydı olan. Okulda aklım bu anlamda ‘havadaydı’. Hep söylerim müzik dinlemek benim 1. okulum diğer ikisi kadar geçerli bir okul. Bu okuldaki en sevdiğim derslerden biri de Kent FM’deki “Aşırı Doz”du. O zaman o kadar cd bulamıyordunuz ya da internet avantajı yoktu ulaşmak için. Yani sadece müzik okumak benim için eksik olurdu. Bu arada okuldan önce ve okul boyunca bir sürü grup kurdum. Pink, Janti ve Kıyak bunların en uzun süreli olanlarıydı. O dönemleri bilirsiniz. It’s my life’lı ya da With or without you’lu bir repertuvar yapmadığım için pek ismimiz duyulmadı. Line, Bronx, Gitar gibi yerlerde çalmıştık.

Draje: Seni Âşık The Bando’dan beri tanıyoruz ve özgün bir vokal tarzın olduğunu düşünüyoruz. Bu, “benim tarzım böyle olsun, hadi buna çalışayım” dediğin bir şey mi? Değilse ne? Hani nasıl işliyor sesini kimliklendirme süreci?

Gökbulut: Âşık The Bando okul arkadaşım Ömer Erciyes‘in harika bir projesiydi. O yazıyor, bas çalıyor ve söylüyordu. Benim de katılmamı istediğinde yaptıkları grup müziğine bayıldım ama sözlerin akış şekli ve içerdiği vokal melodileri benim stilime uzaktı. Parçalar benim için çok kalındı. Ama ben mümkün olduğunca transpoze etmemeye inandığım için, çok ince seslerle şarkıları Ömer’in yazdığı havayı yakalamaya çalışarak söyledim. Benim için farklı bir deneyimdi ve sevmiştim. Eskiden beri genelde sevdiğim vokalistler erkekti. O da benim taklit etmemin fiziksel olarak mümkün olmadığı;  zaten havasını, stilini sevdiğim seslerdir. Sesimin güzel olduğunu ya da iyi olduğunu düşünmekle meşgul değildim. Ben müziği düşünüyordum; derdim ‘solist’ olmak değildi. Piyano ya da ses konusunda… Bana ilk kez, şarkı söylemem gerektiğini söyleyen eski arkadaşım Donat Bayer‘dir… Sonra çok yavaş yavaş teknik bir eğitime başlayıp, o sesin bana ait kısmını arıyordum. Benim derdim bir an önce, parfümün o çiçeklerden nasıl elde edildiğini ustadan öğrenip, teknik birikimin zaten benim içimde var olanı ne kadar destekleyip ne kadar ilişkili olduğunu ya da olmadığını görmek ve cevabımı alıp ona göre devam etmekti. İçimde duyduğum parfümleri bulmak belki bu yoldan geçecekti… Sonra şarkı söylerken kendi ses yapıma göre sesimi bozup tekrar oturtacak durumlardan da geçip sadece söyledim, denedim. Ama var olan bir stil gibi olmamak benim için çok doğal gelişti. Yine müziğin geneline bakışım gibi bunu da deneme keşfetme, tekniğini kendin bulma gibi yollardan geçerek bir yere getirdim. Parçalarımı bir yandan yapmaya devam ediyordum. Bu şarkıların izin verdiği ve istediği vokal neydi… O da bir yandan sesimi şekillendiriyordu.  Parçalarımı kaydederken ilk kaydı tutuyordum. O nasıl giydirilmemiş bir sesse, şimdikinden çok farklı olmayan ama daha güçlü gelen şey, işte benim yapıştırma halinde etkilenmeyip geliştirerek yaptığım şeydi. Aslında hem iyi hem de garip olan kısmı tek radar bendim. Şarkıyı yapma seslendirme ve son haline getirme konusunda, bütün filtreler bendeydi ve bu konuda çok sıkı bir şey gelişmişti içimde.

Draje: Farkındalık önemli sanırım burada.

Gökbulut: En başından beri biliyordum, bunu da kafamdaki büyük müzik kurgusunda bir yerinin olduğunu ve büyük de olsa benim için bir çark olduğunu. Bütün bunları sesim için falan yaptığım yoktu. Çok büyük bir sesim olmasını hedeflemedim, öyle bir bayrakla çıkmadım,  bu müziğin içinde doğru parça olması için düşündüm hep.

Draje: Sanat dalları söz konusu olduğunda “teknik” kulağa biraz tırmalayıcı geliyor. Tekniğin özgünlüğü boğmaması için nerelerden beslenmek gerekir?

Gökbulut: Teknik sizin kendinizi keşfetmeniz için gerekli bir araçtır. Bunun bilincindeyim. Eskiden beri teknik olan her şeye yatkın bir yapım vardı. Burada genel anlamda birikim ve teknikten bahsediyorum. Bu çok önemlidir benim için. Babamın bana öğrettiği en güzel şeydir. Yukarda da demek istediğim şey, aslında kafanda belli bir bakış açısı, belki şeklini tam bilmediğin ama bir şekilde sadece ‘bildiğin’ şeyin şekillenmesinde takip edilecek şey tek başına teknik ve olmadı hiç benim için. Zaten bu hissiyatla, içinde farklı olanı aramak, senin kendi tekniğini getiriyor ya da bana öyle oldu. Ben bu arada klasik anlamda, tekniğin eğitimin, normal şartlarda ne yapabildiğini de kesinlikle deneyimlemeye inanıyorum. Ama daha fazlasıyla derdi olmayan bir müzik için hepsi bundan ibarettir. Bahsedilen tekniğin en çalışılmışıdır… Ben hâlihazırda olandan, rahatsız olduğumdan ve saf bulduğumdan, neyi kesinlikle istemediğimden hep çok emindim, asıl yolum öyle çizildi, teknik ve içerik anlamında da…

Draje: Müzikal anlamda sen nereden besleniyorsun? Kendimi bildim bileli severim dediğin, sadakatle bağlı olduğun birileri var mı?

Gökbulut: Evet var, Mike Patton ve içinde olduğu işler! Faith No More hiç eskimedi benim için. Sanırım beklenen ve biraz yakın hissedilen daha sakin ve electronica isimler olacaktır. Kısa bir süre içinde dinlediklerim, benim için çok beklendik gelmeye başlayabiliyor kulağıma. Bunları dinledim zamanında… Şu anda araştırdığım -kendi müziğimin içinde devam ettiğim- nokta oralardan farklı… Çok birbirine uzak yerler olabiliyor. Artık uzun zamandır, müzikten etkilenip müzik yapmak yok hayatımda. Olduğu zamanlarda da dediğim iç radarım çok güçlü çalışıyordu. Müzikte şu samimiyet denilen şey, iç tutarlılığı ve dışarı aktardığın her şeyin tam hesabını verebilmek olmalı. Bu yazarken seni gerçek anlamda özgürleştirebilecek şey. Lise yıllarından sonra The Police severdim hala severim. Yeni müzik yapma şekli ve yeni paylaşım ortamları beraberinde büyük bir kalabalığı getirdi. Çok hassas bir kulak olup hepsini iyi değerlendirmek ve kendine göre 3 boyutlu müzik haritana doğru yerleştirmek çok önemli. Şimdi bir kaç yeni grup o havada işler yapıyor sadece kayıtlar daha yeni sound’lu hepsi bu. Bazı işler de sadece o synth’i ne kadar sevdiğini, şu duyguyu vermeyi seçtiğini ve tek bir yere işaret etiğini, en kötüsü de yaptım oldu havasını alıyoruz. Hepsi olabilir… Ama  ‘mana’sıyla ve destek olan teknik duruşuyla, nerden gelip gelmediğinin farkında oluşuyla yapılan müzik burun farkıyla da olsa önde duracak artık. Böyle bir dönemdeyiz. Her şey her yerde ve çok!

Draje: Peki diğer alanlar? Edebiyat olur, sinema olur… Mesela Türkiye için oldukça özgün bir çalışma olan Netame’de iki şarkı okumuştun, çizgi romanla başka bir alakan oldu mu?

Gökbulut: Hep yazardım zaten,  kitapların ve sinemanın yaratacağı bir boşluk olsa hiç birşey dolduramaz. Çizgi roman severdim. Hala da severim aslında ama çok sıkı bir ilişkim yok. Ama o albümdeki hava Sadi Güran‘ın çizimleriyle başkaydı. Eski dükkânlardan,  eskiden kalan resimli masal kitaplarını ararım. Orda henüz  ‘Dalt Wisney’ formasına girmemiş harika çizimler olurdu. Çok yaratıcı, çok sıcak, çok masal gibi… Onlara bakarım, yenilerden de rastlıyorum çok nadir. Toplamaya çalışıyorum.

Draje: Solo albüm senin için yeni bir deneyim. Peki, yeni adımlar atarken nasıl bir hissiyat içinde olursun? Belki biraz özel bir soru olacak ama melankolik misin, planlamacı mısın, yoksa spontan mı yaşıyorsun?

Gökbulut: Aslında eski. Solo albüm sadece medyanın yeni görebildiği bir çıkış… Müzikal birliktelikler daha önce gerçekleşti, akış öyle gelişti… Onlar olmadan önce zaten kendi işlerimi kaydetmeye ve şirketlerle anlaşmaya ya da anlaşmamaya devam ediyordum… Bu uzayan bir süreç oldu, ben de bu arada kendi işlerimi hep biriktirdim. Zaten yeni adımlarımı hep önceden görüp plan yapıp bunun için heyecanlanırım. Genelde pek sürpriz olmaz bana. Adım atarken -ilk kez planlarken ve düşünürken- çok sınırsızım. Gerçekleştirme aşamasını bilirsiniz, o planlar bin bir engelle karşılaşabilir. Bu yüzden hepsi olurum, uğraşmama rağmen olmadığında melankolik, güçlü olma zamanında planlamacı ve uğraşsam da anlatamadığım ya da anlaşılmayan durumlarda da spontan. Bunun böyle olması ne kadar sıkıcı aslında.

Draje: Katkıları ve götürüleri ile birlikte düşünürsen, bu kişisel özelliğinin müziğine etkisi ne?

Gökbulut: Planlı olmak güzeldir. Ama burada planlı olmak bir yere kadar işliyor. Bir şeylerin kendi zamanlarıyla birlikte geliyor sanki ve  ‘senkron’ çok inandığım bir şey. Bazen çok planlı olmak her şeyi yoluna koymuyor. İnandığınız, yanınızda olduğunu sandığınız ve beklediğiniz her şeyi-herkesi yok yapabilir! Neyse ki o kadar planlı değildim onlarla ilgili…

Draje: Biraz da “Bant” albümünden konuşalım. Albümde dört şarkı var ve hepsinin söz, müzik ve düzenlemesi sana ait. Ben böyle şarkı yazarım diyeceğin bir “çalışma” yöntemin var mı, yoksa şarkılar kendileri mi çıkıp geliyor?

Gökbulut: Bazen sadece bir tek cümle çıkıp geliyor, bazen melodi. Bazen komple parça sanki akıyor beynimde. Uyurken, uyanıkken, farklı şekillerde… Bir de sadece bir film oluyor… O zaman onun müziğini yazıyorum. Ama nasıl olursa olsun çoğunlukla, gelen fikir büyük bir hisle birlikte geliyor, benim için tek bir yere işaret eden bir ruhu oluyor. Ben de onu en zararsız ve müdahalesiz şekilde çıkarmaya çalışıyorum. Parçalarımın sağlamaları da oluyor. Seneler sonra başımdan geçmeyen şeyler yazmışsam gerçekleşiyor ya da çok eskiden yaptığım demoları açıp dinlediğimde, sonradan çok seveceğim isimlerin daha çıkmamış işlerine benzetiyorum. Aynı şeylerden, aynı bakışla ve etkiyle yazdığımı sadece biliyorum ve bunun ne sözlerle ne de videoyla, yani bariz olan veriyle bağlantısı olmuyor.

Draje: Albüm repertuarını oluştururken neye göre seçim yaptın?

Gökbulut: 4 şarkılık bir maxi single olacağına karar verince birikip duran parçalarımı gelişigüzel bir seçime bıraktım.  Stüdyoda hangilerini teknik olarak daha hazır hissediyorsam onlar seçildi ve mümkün olduğu kadar ilklerden seçtim. Şarkılarımın hep çiftleri ya da yakın sound’luları vardır aslında. Bu 4 parça çiftlerden oluşmuyor. 2007 de yaptığım Kelimeler en yeni şarkı. Mutluluk devresi en eskisi, sanırım 97 de yaptım. Farklı dönem ve ruh halleri… Çıkışımın bu kadar uzaması, şimdi belki 4. albüm parçalarımı yapıyor olmam; albüme basacağım zaman hepsini diskografik seçim yaparak çıkarmamın doğru olduğunu hissettirdi. Zira ben kendi içimde kendi müziğimin sürecini yaşıyordum ve sırada nelerin olduğuna karar vermiştim. Bu seçim, bu olmaması gereken gecikmenin bir yansıması. Bunun cevabını sıradaki ‘albüm’ için vermek daha doğru olacaktır.

Draje: Sahneyle aran nasıl?

Gökbulut: Sahne beni şarkı söylerken, müzik icra ederken görebileceğiniz tek yerdir sanırım. Toplum içinde arkadaş çevresinde her fırsatta söyleyebilen tiplerden, taklit yapıp şen olanlardan hiç olamadım, olmadım. Bunun büyük bir saygı olduğunu düşünüyorum, tapınmanın tek başına mabedinde yapılması gibi… Müziğin sadece sahnede ve tek başınaymış gibi yapılması… Dinleyicinin orda olan performansa şahitliği güzel tabii, dinleyicinin enerjiyi etkilemesi olgusu var. ‘O müzik’  her neyse onu hissetme ve katılma enerjisi. Bu güzel bir şey…

Draje: Sahnenin seninle arası nasıl? Sadık bir dinleyici grubu oluştu mu mesela?

Gökbulut: Yukarda söylediklerimden dolayı iyi. Ben grup şeklinde çıkmadım, bunun zorlukları yok değil. Sahne için kalıcı bir grup oluşturuyorum. Eğer sahnede set up’la ilgili her şey tamamsa beni de ‘tam’  yapıyor. Bunun dışındaki çoğu şey benim için etkisiz. Henüz ulaşılmamış bir kitlesi var müziğimin.

Draje: Henüz ulaşılmamış demişken, klip var mı? Sıradaki konser ne zaman

Gökbulut: Albümün ilk klibini “Kelimeler” şarkısı için çektik ve çok yakında yayına girecek. Sıradaki konser ise 18 Kasım Cuma akşamı Taksim Dogzstar’da.

 

Söyleşi: Erdinç Yücel

Fotoğraflar: Gülden Kunter

Fotoğraf: Gülden Kunter
Fotoğraf: Gülden Kunter

Be the first to comment

Bir Cevap Yazın