MOR GÜNEŞ

Hikâyenin özüne sadık kalınmasına karşın; birçok farklı yerde, değişik versiyonlarına rastlamanız mümkün. Belki hiçbir zaman edebi ya da felsefi sorgulamasını yapmayız ama bir filmde, kitapta, çok güldüğümüz yaratıcı zekâ ile şekillendirilmiş bir karikatürde, hatta bazen arkadaş arasındaki sohbetlerde dahi karşılaşırız.

Her şey sevdiği kadın uğruna sözleşmeyi çiğnemesi ile başlar. Önce sürgün edilir. Artık bilmediği bir mekândadır. Buraya uyum sağlayabilmesi için bilgiye ihtiyacı vardır. Kendisine gerekli bilgi verilir. Ancak bu bilgiler ona yeni sözleşmelere mal olacaktır. Daha sonra bulunduğu yeni ortama uyum sağlayabilmesi ve ihtiyaçlarını giderebilmesi için yardım ve dayanışmaya ihtiyaç duyar.

Bu da daha fazla insan ve tabi ki yeni sözleşmeler demektir. Sözleşmelere sadık kalınması için ayrıntıların özenle herkese öğretilmesi gerekir. Doğal olarak kimin, kime, nasıl öğreteceği ayrı bir sözleşme zincirinin halkalarıdır. Konuyu kazdıkça yeni belgeler bulmak mümkündür. Uymamız gereken uzun ve kapsamlı anlaşmalar. Bazılarını okumadan imzaladığımız, imzaladığımızın farkında olmadığımız ya da hiçbir zaman görme fırsatı dahi bulamadığımız, bizim için imzalanmış anlaşmalar.

Her şey Âdem’in yasak elmayı alması ile başladı (burada yasak kelimesini kullanmamın amacı sadece olayda geçen elmaya sıfat olması ve hikâyenin bu şekilde anılmasından ibarettir). Sonra olaylar birbirini kovaladı. Kâinatın bu şekilde bir kuralın çiğnenmesi üzerine kurulup kurulmadığı tartışmaları sürüp giderken onlarca kural ürettik. Çiğnedik ve ürettiğimiz kurallar tarafından çiğnendik.

Bilim adamları nereden geldiğimizi araştırıyor, sosyologlar bu duruma nasıl geldiğimizi, devlet adamları ne yapmamız gerektiğini, din adamları nereye gideceğimizi. Ben ise bu hafta tüm bu kargaşanın ortasında, elmaya sıfat olarak kullandığım ve protesto için tekrar kaleme almayacağım kelimenin üstünü örtüyorum kelimeler ile. Hayatımıza soktuğu onca sınırlamadan önce kendisini çıkartmak istiyorum hayatımızdan. İnanın içimizde “gereken cesaretimiz” var. Hatırlayın doğar doğmaz çiğnedik ilk kuralı. Yüksek sesle konuşmak yasaktır yazan hastane koridorlarını inletmedik mi hıçkırıklarımızla daha doğar doğmaz. Sorgulayamazlardı bizi çünkü bebektik. Dünyaya geleli henüz birkaç saniye olmuştu ve hiçbir anlaşmanın altında imzamız yoktu. Kimse ismimizle seslenip susturun şunu diyemezdi.

Çünkü seslenilecek bir ismi dahi kabullenmemiştik daha. Sonra kuralları daha önce konulmuş dünyaya adım attık. Okullarda yeni kurallara. Hastane koridorlarında sus işareti yapan hemşireden korkar olduk. Dudaklarını kapatan işaret parmağı gözümüzü oyacakmış gibi. Büyüdük. Yürüdükçe koridorlarda, arttı hemşire resimleri ve biz resimlere bakamaz olduk. Başımız önde sessizce yol aldık hayatın koridorlarında.

Hadi uğruna köşe ayırdığımız ve üstüne bir sayfa kelime döktüğüm kelimeyi anmayalım bir hafta. Hadi çıkarın ilkokulda ilk pastel boyanız ile yaptığınız resimleri. İndirelim bize sus işareti yapan koridorda ki hemşire resimlerini. Mavi bir elma asalım, perspektif umurumuzda olmasın cin ali asalım, ismine aldırmayalım en sevdiğimiz arkadaşımızın adını verelim cin Burak asalım mesela, bakanlara ne biçim araba dedirten uçan daire asalım, dilediğimizce özgür olalım, gökyüzü asalım, mor bir güneş asalım.

Yazı: Hakan Keleş

İllüstrasyon: Birkan Can Evirgen
İllüstrasyon: Birkan Can Evirgen
Hakan bu yazıyı yazarken Beethoven’ın 9. Senfonisi’ni dinliyordu. Ne zaman bu eseri dinlese aklına Otomatik Portakal gelir. Hakan, yeterli miktarda parası olan insanların istedikleri yerlerde sigara içebileceklerini söylüyor. Fakat kendisi sigara içmemektedir. Ona göre, Al Pacino ve Russell Crow’un oynuyor olmasına rağmen, Köstebek filmi gelmiş geçmiş en kötü filmdir. 28 Şubat itibariyle sabahın dördünde aklına gelen ilk şey elmalı topitop olmuştur.

Be the first to comment

Bir Cevap Yazın