PORTAKALLAR

Vinyet: Cem Güventürk

Küvetin içinde sırtımı döndüm ona. Şampuanlı ellerini saçlarımdan çekerek, duşu kafama tuttu. Ayak parmaklarımın arasından akıp giden kabarcıkları izledim, parmaklarımı yukarı aşağı oynatarak. “Daha iyi misin?

Hayır efendim, daha iyi falan değilim. Çünkü az sonra havluyu sıyırıp kıyafetlerime uzandığım anda kalkışacağın şeyi biliyorum ve şimdi bununla uğraşmak istemiyorum.

Havluya iyice sarınarak odaya yürüdüm. Yatağa oturdum. Az ötedeki masada yanmakta olan mumlara baktım. Ne romantik! Yere uzanarak, içinden sigaralar saçılmış pakete uzanıp, içinde kalan üç sigaradan birini yaktım. Bacak bacak üstüne atarak, dirseğimi üstteki bacağımın üzerine koydum ve sigaralı elimi öne doğru sallayarak:

Peki, şimdi ne olacak?” diye sordum.

“Ne, ne olacak?”

Pekala. Gardımı almalıyım. Soru soruyla cevap bir adam var karşımda, sesinin tonuna kattığı umursamazlıkla, az önce yaşananları yaşanmamış sayıyor. Üstelik havlunun kapatmadığı yerlerimde gezinen gözleri kısa kes dercesine fırıldak gibi dönüyor.

Susadım. Kadehimi doldur önce.

Portakalları kabuklarıyla dilimledikten sonra, etli kısmına dişlerimi geçirip kabuğa kadar emdiğim günlerden kalma bir hayaldi. Portakalın kabuğuna ulaşınca iyiden iyiye yanardı diş etlerim. Yine de çıkarmazdım kabuğu dişlerimin üzerinden. Dudaklarımı kapatıp, güya etrafımdan gelip geçeni portakaldan turuncu canavar dişlerimle korkuturdum.

Ama yanardı diş etlerim. Acırdı.

Ayağa kalkarak havluyu yavaşça sıyırdım üzerimden. Odanın diğer köşesinden yutkunduğunu duyar gibi oldum. Işığı sağ yanıma alarak ayakta dikildim, böylece sırtımdaki ışık oyunlarını doyasıya izleyebilecekti.

Çiğdem kızmayacak mı sana? Kızacak. Üstelik bütün bunları bir kadının yaptığını anlayacak.” Elimle yerlere saçılmış şeyleri göstererek devam ettim, “Bütün bu pahalı ve değerli şeyleri kaybetmenin yanında, üstüne bir de aldatıldığını öğrenmek pek iç açıcı olmasa gerek.

Sırtımdaki ışık oynaşmaları onu harekete geçirmişti. Yanıma gelerek omzumdan öptü.

Hepsini yerine koyarız. Ne önemi var. Hallederiz,” diye mırıldanırken, tam tahmin ettiğim gibi ellerini lanet olası etimde dolaştırmaya başlamıştı.

Zaman zaman üzerinde sineklerin pike yaptığı etim.

Bazen, köstebeklerin dar ve ince tüneller açtığı, beni utandıran tenim.

Her sıkışımda parmaklarım arasında gevşeyen, kah hamile, kah aşık, kah cesur…

 

Portakal çiçeklerini saçına takanınız oldu mu hiç?

Az önce bu odadaki beni görmeliydiniz. Az önce kırlangıçların beynimde hiç durmadan pike yapışlarını seyretmeliydiniz. Az önce… Tırnaklarımla gözlerimi akıtacaktım.

Çiğdem’in evde olmadığı sıradan bir akşamüstü. Karısının yokluğundan istifade birkaç güzel saat geçirecek olan saçı uzun, gözleri bozuk bir adam. Adamın karısını sevmediğine inanan, ayak parmakları simetrik, el parmakları asimetrik olan ben.

Bazen dudaklarınızın  arasından çıkan sıradan sorular, sivrisinek vızıltılarına benzer. Soruyu yönelttiğiniz kişi cevap vermek istemiyorsa ya da kaçıyorsa, önce duymazlığa verir sorunuzu, sonra bir kıpırdanır, rahatsız olur, daha sonra ise sorunuz uykularını kaçıracak denli tahammül edilmez bir hal alır. Cevap vermekten kaçınanlar, başlarının altından çektikleri yastıkla sizi çat diye duvara yapıştırabilirler.

Cem…/Efendim?/Beni seviyor musun?/…/Seviyor musun?/Sen hiç sormazdın bu soruyu hani. Sormamakla da övünürdün./Duymalıyım. Şimdi. Hemen./Seviyorum./Ne kadar?/Ne ne kadar?/Ne kadar seviyorsun?/Çok./Ne kadar çok?/Çok işte./Ama ne kadar çok çok ?/Of Selin! Ne biçim sorular bunlar. Çocuk gibisin./…/… !

Portakal istedi canım, gidip alır mısın bana?/Selin, ne güzel uzanmışız şurada. Kaldırma beni şimdi./Hadi Cem. Gidip alıver. Çok istedi canım./Peki, peki. Dönünce intikamımı alırım ama.

Yatak odalarının kapısını araladım. Gardrobu açtım. Vamp elbiseler. Jartiyerler. Çoraplar. İnce topuklu ayakkabılar. Parıldayan çantalar. Birer birer aldım elime hepsini. Evirdim çevirdim. Dolabın zemininde bir kağıt parçası çekti dikkatimi. Aldım okudum. Bir hafta öncenin tarihini taşıyan bir mektup. Cem’den Çiğdem’e. Karısına mektup yazan adamlar kaldı mı canım? Ağır edebiyat karışmış ucuz satırlarına. Sanki yazarımız Kafka, karşısındaki de Milena! Bir dakika! Gözbebeklerim gözümün ardına yuvarlandı galiba. Çiğdem’in jartiyerlerini giymek istedim bir anda ve o parıldayan iç gıcıklayıcı elbiselerinden birini. Paris’in ucuz barlarından birinde Henry Tolouse’a bacağını kaldırıp donunu gösteren Cancan’cı kızlardan biri olmak istedim. Nitekim, oldum da.

 

Portakalı dikkatlice soydum. Zedelemeden. İtina ile baş ucuma koydum. Mis gibi portakal koktu oda. Ama ben bir yalan uyduramadım.

Etajerin üzerindeki beş şişe parfümün beşini de duvara çarpıp kırdıktan ve kırıkların üzerinde farkına varmadan yürüdükten, kırmızı saten bir elbiseyi üzerime geçirip kıçıma kadar yırtıp kendimce bir yırtmaç uydurduktan, jartiyeri takıp çorapları dizlerim üzerine kadar çekip kaçırdıktan, kanlı ayaklarımla en iyi kalite yer halılarını kirlettikten sonra. Müzik setine Beethoven’in delilik senfonilerinden birini koyup sesini sonuna dek açtıktan, şişedeki şarabı son yudumuna dek kafama diktikten ve genzim yandıktan, tuvalet aynasının önündeki pudrayı yüzüme sıvayıp rujları dudaklarıma ve ipek perdelere sürdükten, rimellerle kollarıma siyah izler çıkarıp aynaya gülümsedikten sonra. Dolabın içine girip kapağını kapayıp karanlıkta iki büklüm kendi nefesimi dinleyip sutyenimin içine terliklerden kopardığım ponponları tıktıktan, akan burnumu koluma silip bir inek gibi böğürdükten, kanaviçe işli yatak örtüsünü omuzlarıma alıp kendimi bir prenses zannettikten ve kendi eksenim etrafında birkaç tur atıp yere yığıldıktan, hiçbir şey olmamış gibi kalkıp Cancan dansı yapmaya başladıktan sonra. Hani beni daha çok seviyordun, hani ben hem doğunun hem batının, hem kuzeyin hem güneyin prensesiydim, hani bana hani bana diye bağırdıktan hemen sonra.

Burnuma bir koku çarptı. Portakal kokusu. Kapıda, elinde bir file portakalla dikilen Cem’in oyuklarına kaçmış gözleri ‘doğru banyoya küçükhanım!’ dedi.

Peki, şimdi ne olacak?” diye yineledim sorumu kadehimi boşalttıktan sonra. Bir iç çekip uzaklaştı benden.

Halledeceğim./Nasıl halledeceksin?/Temizleyeceğim ortalığı./Ya kıyafetler, makyaj malzemeleri, halı?/Halledeceğim.

 

Babamın soyduğu portakal kabuklarını toplar, onlara saçımdan çıkardığım tel tokayla göz ağız burun yapardım. Nedense bütün portakaladamlarım korkunç görünürdü, her an çığlık atmaya hazır deli suratlarla bakarlardı bana. Ürkerdim.

Portakal adamları üst üste koyar yerdim. Gözlerimden yaşlar aka aka, acılığına katlanarak çiğneyip yutardım portakaladamları. Deli misin kızım? demişti annem bir keresinde. Bilmiyordum o zamanlar. Annemin sorusunun cevabını portakallara sordum o gün. Ağırbaşlıydılar. Yavaş yavaş başlarını evet manasında salladılar. Bozuldum portakallara.deli miyim ben! Aşk olsun.

Acımadım bu sefer. Kabuklarını dahi soymadan bütün bütün yuttum portakalları.

Duma duma dum.

Kırmızı mum.

Yazı: Nazlı Karabıyıkoğlu

Vinyet: Cem Güventürk
Vinyet: Cem Güventürk
Kaçırılan Hayriye Gülle, ne zaman Nicolas Cage’in Wild at Heart filmini izlese, Nazlı’yı küçükken bir delinin kaçırmış olabileceği ihtimali üzerinde düşünür durur. Bunun yanında Nazlı böyle bir vakayı, küçücük bir çocukken atlatmıştı. Hayriye Gülle şu an çok uzaklardayken Nazlı da, en sevdiği kitabı Betty Blue üzerine düşünüyordu…

Be the first to comment

Bir Cevap Yazın