‘SİZ’ ‘O’ FRENLER

Zamanında kalkmam için çalar saate ihtiyacım yok. Telefonumun alarmını kurmaya da. O bana seslenir. Kalktığımda nasıl gözüktüğüm umurumda değildir. Kahvaltımı ederken bana eşlik eder. Üstelik omletimden tek lokma almadan. Gün içerisinde neler yapacağımı aynanın karşısında içimden geçirmek zorunda kalmam. Planlarıma müdahale etmeden dinler. Mp3 çalarımı evde unutmuş, okuduğum gazeteyi bü- fede bulamamış olabilirim ama yol arkadaşım zaten yanımdadır. Bu arada O’nun için ücret ödememe gerek yoktur.

Gün boyunca -ister işe gideyim ister okula- yalnız değilimdir. Sürekli yakınımda olması ne iş yerinde patronum ne de okulda öğretmenim açısından problem teşkil etmez. Sinemaya gidelim mi cümlesinin sonuna soru işareti koymama gerek yoktur. Çünkü sadece nezaketen kullanılmış bir edattır mı benim için. Sinemanın önünde hangi filme gideceğime tabii ki ben karar veririm. Bu arada O’na bilet almama gerek yoktur. Sinema salonunda yer olmasına da. Film bitene kadar hemen yanımda ayakta dikilebilir. Salonun bir köşesinde kalkmamı da bekleyebilir. Gün boyunca yanımda birisinin olması bazen izleniyor hissi verir. Bu yüzden bazı hareketlerime çeki düzen veririm. Ancak bu kesinlikle baskı altında hissetmeme sebep olmaz. Çünkü O asla yorum yapmaz. Asla küsmez. Herhangi bir hareketim onu incitmez ya da üzmez. Yani dilediğimde tek başımaymış gibi özgür hissederim. Dilediğimde her anımı O’nunla paylaşıyor olmanın keyfini çıkarırım.

Böyle bir arkadaşa sahip olduğum için; halkın deyişiyle deliyim. Biraz daha mürekkep yalamış kesim için hasta. Bilimsel çevre “kontrol edilebilir şizofreni” teşhisi koyuyor. Ama asıl nokta bizim kendimizi nasıl tanımladığımızdır.

Belki de insanların büyük kısmının göremediği ve algılayamadığı bir türü algılayabiliyoruz. Örneğin, insanların göremeyeceği uzaklıktaki bir nesneyi kartallar rahatlıkla görebilir. Bizim o nesneyi göremememiz nesnenin var olmadığı anlamına gelmez. Sadece kartalların görme yetileri insanlardan daha gelişmiştir. Bu örnek çeşitlendirilebilir. Bizden daha iyi duyan, ya da deprem olmadan önce yerküreden yayılan frekansları daha iyi algılayan hayvanlar sıralanabilir.

Ancak göremeyeceğimiz kadar uzaklıktaki bir nesnenin yanına gittiğimizde varlığından haberdar oluruz. Duyamayacağımız bir sesi teknoloji sayesinde kayıt ederek varlığını ispat edebiliriz gibi yaklaşımlar zihnimizde canlanabilir. Burada durulması gereken noktaysa, göremediğimiz o nesneye yaklaşmak için yürümeyi bildiğimiz ya da duyamadığımız o sesi kayıt edecek teknolojiye sahip olduğumuzdur. Peki ya bizim algıladığımız varlıkları algılayacak kadar algınız açık değilse ya da bizi mercek altına alacak teknolojiye sahip değilseniz?

Tüm bu soru işaretlerinin ortasında kendimi olağanüstü bir yaşamın içinde hissediyorum. Olağanüstü bir hayat yaşamanın tadını çıkartıyorum. Hayatımdaki insanları O ve Sizler olarak ikiye ayırıyorum. Üzülerek belirtmek zorundayım ki mükemmel olarak tanımladığım hayatımı yaşarken hasta ya da deli olarak tanımlanmamak için kendimi frenlemek zorunda kalıyorum. Siz ile O’nun arasında frenler koymaya devam ediyorum.

Yazı: Hakan Keleş –  İllüstrasyon: B. Can Evirgen

Hakan siz bu satırları okurken yeni girdiği işinde çalışmaktadır. Fakat ilginç olan bu değil işe nasıl kabul edildiğidir. Hakan işyerine mülakata gittiğinde görüşme sırasında genelde tüm kalbiyle dürüst davranmasına rağmen, bir iki küçük ayrıntı konusunda pembe yalanlar söyler. Fakat görüşmeden iki gün sonra vicdan azabına yenilerek bir maille bu durumu İnsan Kaynakları bölümüne bildirir. İş konusunda hiç umudu kalmayan yazarımız, Can’ı arayarak “abi iş yattı, iyi oldu zaten okula devam ederim, alttaki dersleri veririm...” gibi beylik laflar etmiştir. İşin olağanüstü yanı şirket Hakan’ın bu davranışını ilginç bulup, kendisini pozisyona kabul etmiştir. Ballı Hakan’ın inanılmaz maceraları devam edecek...

Be the first to comment

Bir Cevap Yazın