Kar…

İllüstrasyon: Birkan Can Evirgen

Yabancı olduğum yalnızlıkla baş başayım. Evimde ve odamda. Elektrikler kesik ve duvardaki saatin tiktakları sinirimi bozuyor. Pencereden içeri süzülen kısık ay ışığı altında bir şeyler yazmaya çabalıyorum ancak duvardaki saatin aşırı düzenli ritmi buna izin vermiyor. Elektriklerin gelmediği her saniyeyse odamdaki karanlık içime dolmakta. Dayanılacak gibi değil.

Sigara içmeliyim. Elimle sigara paketini arıyorum. Sabahtan beri en sık yaptığım ikinci eylem anti depresan ilacının kutusundan sonra sigara kutusunu aramaktı. Karanlık beynime de dolmaya başlamış olsa gerek, paketi nereye koyduğumu hatırlayamaz oldum. En sonunda sabahtan beri üzerlerine saçma sapan şeyler yazdığım, kayda değer tek bir cümlenin bile bulunmadığı kâğıtların altında buldum onu. Boştu. Bu durum bir hayli üzdü beni.

Ardından keşke bir şeyler dinleyebilsem diye düşündüm. Ama müzik dinleyebileceğim aletlerin hiç biri elektriksiz çalışmıyordu. Tek dinlediğim şeyin duvardaki saatin sesi olması sinirlerimi alt üst ediyordu. Kalktım ve saatin pillerini çıkardım. Ancak hiçbir şeye yaramadı. Omuzlarıma binen sıkıntıyla birlikte odamın ortasında küçüldükçe küçüldüm. Daha fazla dayanamadım ve kapının arkasında asılı duran montumu aldığım gibi dışarı attım kendimi.

Sokaklar ışıksız, gökyüzü ışıksız. Ne bir sokak lambası ne bir yıldız parıltısı ne de az önce odamı aydınlatan ay ışığı.. Gecenin karanlığında, lapa lapa yağan karın altında yürümek odamdaki kasvetten iyidir diyorum ve devam ediyorum. Yağan şiddetli kardan dolayı kaldıramadığım kafamı hafifçe yukarı doğrulttuğumdaysa önümde yürüyen bir adam gördüm. Benim ve her normal insanın aksine bu soğuk havada incecik giyinmiş. Bende de aynısı olan bir tişört, yine benim pantolonumun aynısı ve aynı ayakkabılar.. Kardan zor açabildiğim gözlerimle gördüklerim bunlar. Ancak yanılıyor da olabilirim.

Kafasını omuzlarının arasına saklamış ve kolları duvarımdaki saatin sesi kadar düzenli bir şekilde ileri geri sallanırken yürümesiye devam ediyordu. Ne yalan söyleyeyim, ıssız bir gecede, sokakta benden başka birinin olması bana biraz güven verdi. Her ne kadar gördüğüm insan pek normal olmasa da. Bu anormallik onu takip etmeye karar vermeme sebep oldu. Bu kararın anlamsızlığının farkında olsam da karşı konulamaz bir merak onun peşinden ayrılmamı engelliyordu. Mümkün olduğunca az ses çıkarmaya çalışıyorum. Aramızda ki mesafenin kapanmaması için de onunla aynı ritimde adımlar atmaya dikkat ediyorum. Yürüdükçe yürüyor, hiç bir üşüme belirtisi göstermiyordu. Düz devam eden yolda yürürken birden sola döndü. Bende döndüm. Sonra sağa ve tekrar sola.. Bu istikamet canım sıkkınken yürüyüş yaptığım yolun aynısıydı. Karşıdan karşıya geçmesi gerekiyordu bu istikameti devam ettirebilmesi için. Öyle de yaptı. Ne sağa ne de sola baktı karşıdan karşıya geçerken. Ve karşı kaldırıma ayak basar basmaz durdu. Beni görmemesi için ne yapacağımı şaşırdım. Yolun ortasında öylece kalakaldım. Bana doğru dönmeye başladı. Korkuyorum. Ancak bir anda kayboldu. Önce şiddetini artıran kardan dolayı göremediğimi zannettim ama tekrar tekrar baktığımda karşımda değildi. Aldığım ilaçların etkisidir diye geçirdim aklımdan. Çok normal belki de hayal görmem. Bir daha bu kadar çok anti depresan kullanmamam gerekiyor sanırım. Ancak yolun ortasında olduğumu unutmuştum. Karın etkisiyle yokuş aşağı kayarak gelen ve kontrolden çıkan kamyondansa hiç haberim yoktu.

Yazı: Murat Anar

 

• Murat bu yazıyı yazarken Beirut dinliyordu. En son izlediği film Danny Boyle imzalı Millions filmiydi.
• Bu yazı yazılırken saat gece iki civarıydı ve elektrikler kesikti.
• Murat bu madde yazılırken Emrelerdeydi.
• Murat, Michel Fugain’e inanılmaz derecede benzer. Bu benzerlik, 1975 yapımı “Une belle histoire” klibinde doruğa ulaşmıştır.

Be the first to comment

Bir Cevap Yazın